AŞK BU

Akşam karanlığında, tombul ampulleri dikkatimi çekti ilk. Hani şu yeni moda, omurgasının tüm kıvrımları açıkta olan ampuller. Havada asılı kalmış köpükten baloncuklara benziyorlardı. “Gel,” diyordu içlerindeki turuncu sıcak ışık. Hiç dikkat çekmeyecek bir arka sokağa kurulmuştu. Işıl ışıl, küçücük bir çikolata dükkânı.

 

Vitrini boydan boya çeşitli uzunlukta, ayaklı cam kaplar ile süslenmişti. Her birinin üstündeki yuvarlak cam kapaklar ampullerin ışığı altında parlıyordu. İlk bakışta, çikolataların Antep fıstıklı, fındıklı olduklarını imleyenler gözüme çarptı. Biraz daha dikkatli bakınca bazılarının üstünde kurutulmuş gül yapraklarına benzeyen süslemeler gördüm. Duvardan taraftaki ayaklı cam kap diğerlerinden biraz daha önde, biraz daha uzundu. Çapı diğerlerinden çok daha küçüktü ve içindeki birkaç parça çikolatayı diğerlerinden daha değerliymiş gibi gösteriyordu. Biraz daha yaklaştım, vitrine doğru iyice eğilerek kabın içindekilere baktım. Üstlerindeki nar tanelerini işte o zaman gördüm. Bitter çikolata parçalarının başına konmuş bir taç gibiydiler. Bütün arzularını açığa vuran ateş kırmızı renkleri bu ışıkta bile belli oluyor; aldıkları ışığı küçük, tek çekirdekli bedenlerinden arsızca dışarı yansıtıyorlardı. Bitter çikolata ve nar. İki lezzeti bir arada hayal etmek ağzımın sulanmasına neden olmuştu. İçeri girmeye karar verdim.

 

Böyle çikolatalar beni yoldan çıkartır. Çocukluğumun yasak aşkı. Babaannesiyle birlikte yaşayan Mıymıntı Sema’nın mumbar dolması kokan evlerinde sabırla ikram edilmesini beklediğim unutulmaz lezzet. Sema, bana önce Almanya’daki babasının gönderdiği oyuncakları gösterir, davetini kabul etmemi sağlayan çeşit çeşit çikolataları en sona bırakırdı. Babaannesinin “Bir tane daha al kızım,” demesine rağmen görgüsüz bir çocuk olmamak için hep bir tane alırdım. Çikolatayı hemen yemez artık dayanamaz hale gelinceye kadar günlerce beklerdim. O gün geldiğinde ise gözlerden uzak bir köşeye saklanır; üstündeki yaldızlı kâğıdı özenle açar, ilk ısırığı almadan önce uzun uzun koklardım. Her seferinde bambaşka bir aromayla kokardı çikolata. Sanki yemek için ne kadar beklersem çikolatanın kokusu da o kadar güzelleşir; lezzeti daha baştan çıkarıcı, hatta baş döndürücü olurdu. Sonra iştahla elimdeki çikolatan kocaman bir ısırık alırdım. Sonra daha küçük, sonra daha da küçük... Bu muazzam lezzet hiç bitmesin isterdim. Kutsal törenimi parmaklarımda kalan çikolatayı yalayarak bitirir, bu defa da o kutunun tamamını yemenin nasıl bir his olacağını hayal ederdim. Hissettiğim sarhoşluk geçtikten sonra hiç olmazsa bir dahaki sefere iki tane çikolata almaya karar verir ama bunu hiçbir zaman yapamazdım.

 

İçeride kimse görünmüyordu. Cam kapıyı açınca küçük bir çıngırak dükkânın sahibine içeri birinin girdiğini haber verdi. Havadaki mis gibi çikolata kokusunu içime çekerek sabırsızca birinin gelmesini bekledim. Dükkân oldukça küçüktü ama itinayla düzenlenmişti. Köşedeki cam büfe, vitrindekilerden daha kısa ve geniş çikolata kapları ile doluydu. Kapların aralarına rengârenk cam objeler serpiştirilmişti. Tezgâhın önünde iki sandalye, küçük ahşap bir masa vardı. Tezgâhın üstüne ise çikolataya batırılmış, kurutulmuş portakal ve zencefil dilimleri paketlenerek sıralanmıştı. Arkadaki raflara belirli aralıklarla nar suyu şişeleri yerleştirilmişti. Hemen altındaki rafa sıralanmış likör kadehleri ve birbirinden güzel çeşitli kahve fincanları burada bol sohbetli anlar yaşandığını gösteriyordu. Masanın yanındaki raflara döndüğümde ise o zarif çikolata kutuları ile göz göze geldim. Ham kâğıttan yapılmış boy boy kutuların kapaklarına dört yöne giden siyah renkli, geniş bir kurdele geçirilmiş; birleşim yerindeki siyah, tül fiyongun ortasına ise pırıl pırıl, minicik bir nar biblosu yerleştirilmişti. Kırmızı rengini açığa çıkaran belli belirsiz yeşil bir sap ile siyah fiyonga tutturulan biblo öylesine güzel görünüyordu ki dokunmadan edemedim.

 

Bu sırada arkamdaki dükkân kapısı küçük bir çıngırak sesi eşliğinde açıldı. Yüzümdeki gülümsemeyi bozmadan kapıya döndüm. Orta yaşlı, minyon bir kadın “Hoş geldiniz. Kusura bakmayın, yandaki kırtasiyeye kadar gitmiştim,” diyerek özür diledi. Dükkânın sahibesi olmalıydı. Sesi tatlı bir şurup gibiydi. Ben, “Siz kusura bakmayın. Dükkânınızı görünce kayıtsız kalamadım, kendimi içeri de buldum,” deyince kadının gözlerinin içi güldü. “Buyurun lütfen,” diyerek bir sandalye çekti. “Size bir kahve ikram edeyim. Nasıl seversiniz?” Yanılmamıştım. Ben elimdeki kutuya bakmaya devam ederken sade kahvem ocağa sürülmüştü bile. “Vitrinde gördüğüm çikolatalar beni çocukluğuma götürdü. Küçük küçük ısırıklar alır, hiç bitmesin isterdim,” dedim. Kadın bu defa da şen bir kahkaha attı. “Size kayıtlara geçmiş bir hikâye anlatayım o zaman. Sene 1693. İtalyan bir gezginin yolu İzmir’e düşmüş. Bugün toplu taşıma dediğimiz yöntemle Avrupa’yı gezen ilk insan. Adı Giovanni Francesco Gemelli Careri. Osmanlı’yı çikolata ile tanıştıran da bu zat.” Kadın, elindeki tabakla küçücük dükkânın içinde hem oradan oraya dolaşıyor hem de bülbül gibi şakıyordu. “Türk insanının misafirperverliğine karşılık o da bir gün dostlarına çikolata ikram etmiş. O zamanlar çikolata sadece içecek olarak tüketiliyormuş. Bizim Türklerden biri adamın ikram ettiği çikolatayı bayıla bayıla içmiş ama sonra kendini bir hoş hissedince doğruca kadıya gitmiş. Adamın kendisine içki vererek sarhoş etmeye çalıştığını söylemiş.” Anlattıklarını büyük zevkle dinliyordum. Sözlerini “Çikolatanın böyle bir etkisi vardır,” diyerek sürdürdü. “Tadıldığı ilk andan itibaren beyninizi, kalbinizi ve midenizi ele geçirir.”

 

Kahveyle birlikte üç tane de çikolata getirdi. Üstlerinde içinde ne olduğunu gösteren herhangi bir işaret yoktu. İnci beyazı, incecik, sade bir porselen tabakta servis etmişti. Elimle tabağın pürüzsüz kenarını okşarken buram buram kokan kahvemden o en güzel ilk yudumu aldım. Hangisinin narlı olduğunu anlamak için önümdeki çikolata tabağına bakıyordum ki kadın “Hepsi de narlı,” dedi, “üstlerine vitrindekiler gibi nar taneleri koymadım ama asıl lezzetleri içlerindeki dolgudadır.” Çikolatalar koyu maun rengindeydi. Her biri pırıl pırıl parlıyordu. Parmağımla ipeksi yüzeylerine dokundum. Burnuma gelen o hoş kokuyu derin derin içime çektim. Kadın bir elinde nar suyu şişesi bir elinde likör bardağıyla beni izliyordu. “Şimdi bir parçasını dilinizin altına yerleştirin,” dedi. Isırdığımda çıtır çıtır kırılan bir parça çikolatayla dediğini yaptım. Bir süre sonra bir lezzet bombardımanı başladı. Yumuşak kaygan bir eriyik bütün ağız boşluğuma yayıldı. O muazzam tatlımsı ekşiliğin çikolatayla birleşmesinden doğan lezzeti bütün gücüyle damağımda hissederken engellenemez “Mııım,” sesleri çıkarıyordum. Kadın elindeki nar suyunu bana uzatıp “Şimdi de bunu için,” dedi. Ağzımdaki tat giderek yoğunlaştı, tarifi imkânsız bir doruğa ulaştı. Hissettiğim duyguyu nasıl anlatacağımı bilmiyordum. Büyülenmiştim. Kadın gülümseyerek bana bakıyordu. “Aşk bu,” dedi, “bu lezzet uğruna nar bahçeleri satın alacak kadar, yılmadan beş yıl uğraşacak kadar büyük bir aşk.”

 

Bu tatlı kadının adı Nihal Sevilmen. Ankara, Yeni Batı Mahallesi, 2412. Sokak, 2 numara da şimdilerde biraz daha büyüttüğü bir çikolata dükkânı işletiyor. Mutlaka yolunuzu oraya düşürün. Size kendi elleriyle pişirdiği Türk Kahvesini içerken, birbirinden muazzam çikolatalarının tadını çıkarın. Eminim siz de benim gibi müptelası olacaksınız.

 

 

Aysun ÜNDAL

Çerez Kullanımı